17 Mart 2015 Salı

Yürüyen Merdiven

İlkbahara küçük bir başlangıç yapılmış olsa da kışın henüz etkisini kaybetmediği bir gün… Güneş kendini gösterse de soğuk esen rüzgar hissettiriyor kışın birden bitmeyeceğini, insanlar koşturuyor öyle ki hayat telaşesinden yürüyen merdivenleri es geçen bile var hazırcılığın virüs gibi yayıldığı şu devirde. Kimse dönüp ne arkasına bakıyor ne de önündekine dikkat ediyor, yoğunlar, kafalarında kim bilir kaç düşünce var, gelişmişliğin getirdiği kaç sıkıntı var akıllarında koştururken. Küçük bir çocuk, yanından geçen umursamaz adamları dev olarak görebilecek kadar küçük, bu umursamaz adamlara haykırışını duyuramayacak kadar sessiz. Koşup oynadığı sokaklardaki tozu dumanı kanı bırakıp hiç bilmediği bir ülkenin sokağında masum bakışlar atarak yaşayabilecek kadar cesur.
    Her gün başka bir tanesini görürüz o çocukların, hiç birini hatırlamayız bile, hatta çoğu kez yanına yaklaşmaktan çekiniriz sevgiye muhtaç küçücük bedenleriyle bizi öldüreceklermiş gibi. Bilmeyiz, çocuktur o, ne zararı vardır ne günahı buna rağmen nefret ederiz onlardan simit tutan elleri kirli diye sonra terliğinin olmadığını görünce yalandan çok üzülürüz o kadar üzülürüz ki hiç bir şey yapmadan geçip gideriz, tıpkı onun yanından çekip giden insanlar gibi, peki o? O an o ne düşünüyor ya da boş vaktinde pembe odalara sahip çocuklar gibi gri zeminin üzerine yattığında hayal kurabiliyor mu ya da kurduğu küçük ve masum hayallere kendi de inanıyor mu? Belki o da hayaller kuruyor her şeye rağmen, havalı oyuncakları değil de yiyebileceği lezzetli yemeklerin hayaliydi belki bu, belki de sıcak bir su, ayağını sıcak tutan ayakkabılar ya da daha kalın kıyafetler, en büyük hayali de ailesiyle yaşayabileceği sıcak bir çatıdır belki…Ve sonunda ne mi oldu sokakta bir kez olsun kalmamış bizler yıktık onların hayallerini, sevgisiz bakışlarımızla gerçeklere sürükledik o küçücük bedenlerdeki masum bakan iri gözleri, biz yarattık onların hırçınlığını, saldırganlığını. Durup bir kez olsun düşünmedik her şeyi çıkardığımızda çocuk kaldığını…Ve sen çocuk, sen uyma bize, elindeki simitten daha iyilerini yiyebileceğini unutma, bunu hayalde bırakma!





23 Şubat 2015 Pazartesi

Hiçbiri ya da Hepsi

Hangisi gerçek? Orta yaşlı, kemik gözlüklü, şalındaki renklerde mutluluğu bulmuş, lacivert üzeri uzay desenli vosvosuyla gezen adam mı yoksa bulanık havada simsiyah gözlüklerini takmış, camlarına film çektirmiş, altın sarısı renkte kaplattığı tank gibi arabasıyla gezen adam mı? Yıllarca düşlediğimiz belki de sadece lafta pembe panjurlu dediğimiz fakat içinde sadece samimiyeti istediğimiz ev mi, borcu bir türlü bitmeyen bu yüzden gerek aile içinde olsun gerekse dışarıda olsun sıkıntısı hiç bitmeyen iki üç katlı, beş altı odalı ev mi? Sokaklarında yürürken yüzümüzde hissettiğimiz, o benim de pek sevdiğim Ankara'nın sert ayazı mı, çoğumuzun nefret ettiği, sırf bu yüzden yaz aylarında evden bile çıkmadığımız bunaltıcı Ankara öğlenleri mi? Dinlediğim fakat pek kendimi bulamadığım şarkıyı bugün bir otobüs dolusu insan gürültüsünün içinde dinleyip, solosunda kendimi unuttuğum anlar mı, düne kadar aşık olarak dinlediğim şarkıyı yine bugün boş boş dinlediğim dakikalar mı? O meşhur Ankara ayazından çatlamış, krem sürdüğümde kaşınan elimdeki kabuk tutsa bile geçmek bilmeyen yaralar mı, kısa olmasına rağmen kırılmaktan usanmayan, siyah ojeli tırnaklarım mı? Kedimin göğsümde mırlayarak yatmasında bulduğum, içimi ısıtan o anlık derin huzur mu, günlerdir düşüncelerimle baş başa geçirdiğim o yalnız saatlerdeki boşluk mu? Kimi zaman sade, kimi zaman orta şekerli kimi zaman şerbet gibi içtiğimiz Türk kahvesi mi, ismiyle bile ben dahil çoğumuzun içini ısıtan, çoğu kez tavşan kanı diye hitap ettiğimiz, ince belli bardakta tadı çıkan çay mı ya da arkadaşlarla 'derin mevzularda', gönül işleri muhabbetinde içilen buz gibi, çoğu kez içimizin yangınını söndüren biralar mı? Sabah aç karnına içilen ilk sigaranın içine çektiğinde tüm ciğerlerini dolduran dumanı mı, dumanı dışarı verdiğinde izlediğin şekli ya da yere çırparken uçuşan külleri mi? Peki birkaç gün öncesine kadar ömrüm diyen fakat çevresindeki kızları bana tercih eden, otobüs durağının önünde dans ettiğimiz siyah gözlü adam mı, renkli gözlere sahip yanlarında uzun zamandır hissedemediğim mutluluğu hissettiğim fakat çoğu kez de ihmal ettiğim insanlar mı? Ya konuştuklarım, düşündüklerim, yazdıklarım? Hangisi gerçek? Peki senin? Konuştukların gerçek mi? Ya düşündüklerin, yazdıkların? 
Peki sen? Sen gerçek misin?

21 Şubat 2015 Cumartesi

Üç Çeşit İnsan & Sıradan Bir Gün

İçler acısı halimizi yine arka plana iterek yaşamaya devam ettiğimiz bir gün daha. Kimimiz önemsedi gündemi, araştırdı, üstüne düşündü -ne yapacağını değil tabi ki, tek başına bir ülkeyi kurtarmak kolay mı, değil elbet- 
Kimimiz de kulaktan dolma sağa sola yüklendi -meşhurdur kulaktan dolma bilgilerimiz, sevmeyiz araştırmayı, biri gazlar diğeri inanır başka kendi görüşünden elemana aktarır kısır döngüdür, tabi bu muhabbet kişilere aktarımı sırasında abartılır abartılır ve bir taraf kahraman diğer taraf terörist olur ki öyle midir gerçekten, düşünmezler bile-
 Kimilerimiz de umursamadı hiç. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılar, bugüne kadar en samimiyetsiz bulduğum insanlardır, gerçekten öyle olamazlar çünkü, az da olsa bir şeye fikirleri vardır ama korkularından hep kendilerine saklarlar tabi insanlara yaranmak kolay değil.
 Bugün de bunları gördük; kimi okudu araştırdı olayı, kimi kulaktan duyduğuyla saldırdı, kimi de umursamadı. Araştıran insan kendini ifade etti, tepkisini gösterdi yanlış olan durumu belirtti, kulaktan dolmacı insan araştıran kişinin  yazısına saldırdı, umursamaz umursamadı. Sonra araştıran insan anlaşılmadı ve tabi ki suçlandı, kulaktan dolmacı insan zafer kazandığını düşündü kendi içinde, umursamaz insan okudu bu kez bunları, sonra birine hak verdi ama söyleyemedi, yoksa seçmediği diğer insanı kaybedecekti. 
Peki en sonunda mı ne oluyor? 
-Araştıran insan yine devam ediyor araştırmasına, insanlara olaylara objektif yaklaşabiliyor, en önemlisi düşünebilen bir canlı olduğunu unutmuyor, çevresine anlatıyor biliyor gerçi kimin dinleyip kimin dinliyor gibi görünüp başka bir şey düşündüğünü ama ümitsiz değil küçük küçük başarabilirim insanları aydınlatmayı diyor çünkü içinde zafer inancı var, zamanında 'güzel günler göreceğiz güneşli günler' diyen birilerini hatırlıyor, araştıran düşüncesi için savaşan düşüncesini bilgisini yaymaya çalışan insanları aklında tutuyor ve imkansız sadece ölümlere ve geçmişe mahsustur biliyor.
-Kulaktan dolma bilgilerle yaşayan hep öyle kalıyor. Annem babam neyse ben oyum diyor, kendi düşüncesini eleştirecek en ufak bir girişimde bulunmuyor çünkü birileri onu gazlayacak biliyor, boş bir levha olan beynine kargacık burgacık yazılar yazacak, bu kulaktan dolmacı insanımız da onu incelemeye çalışmayacak ve alabildiği kadarını başkasına aktaracak, ona gelen aktarımdan biraz daha abartılmış olarak fakat hiçbirini sorgulamayacak çünkü o sözleri düşünmek için değil yaralamak için kullanacak sözleriyle öldürecek ve yine bunların hiçbirini sorgulamayacak
-Ve umursamazlar... Ah umursamazlar, ah umursamaz gibi görünüp aslında bir fikri olup onu dışarıya çıkaramayanlar, ah korkaklar, onlar hep yaranmaya çalışacaklar, toplumda yer sahibi olmaya çalışacaklar, insanlar toplu olarak neye tepki gösterirse işte ondan çekinmeyecekler çünkü kaybedecekleri bir şey olmayacak. Ah zavallılar...

İçler acısı halimizi yine arka plana iterek yaşayacağımız yarında görüşmek üzere...